Incubus - 11 a.m
Susmuş olduklarıma verilebilecek en güzel cevabı vermişti işte: “Dinlemişti”Nicedir böyle alıp karşıma konuşmak istemiştim kendisiyle. Kısmet bugünlere imiş. Onun bağlı kaldığı bir tekerlekli sandalye gününde hiç beklenmedik bir Türkfilmivari sahneyle kendisine aklımdan ve dahi hayatımdan geçenleri anlatmak.
Bir şey isteyip istemediğini sordum, hafifçe yüzünü çevirdi benden yana. Baktı sadece işte…
Ve ben kaldım yine, tüm yalnızlığımla, O’na olan tüm aşkımla baş başa kaldım. Hala benden güçlüydü, hala gözlerini gözlerime diktiğinde neler hissettirdiğini biliyordu. O’na acıma numaralarımı yemiyordu işte. Bu sofradan bir şeyler yiyerek kalkmış tek insan bendim.
Evet, bir şey istememişti ama ben yine de bir su getirmek istedim ona. Aslında tam olarak sadece arkamı dönüp gitmek istedim, uzaklaşmak, bakışlarını sırtımda hissederek gitmek, o sırıtışını hiç görmemek istedim.
- Su getirdim.
- Sağolasın. Su verenlerin çok olsun…
(Gülümsedik)
Eskiden olsa bu eskilere has lafı nasıl gür sesle gülmeye hazır söyler, tek bir cümle ile bin bir konuşacak konu bulabilirdik. Ama şimdi sesi her cümlesinde sönük kalıyordu. Şimdi cümle içerikleri daha ön plandaydı sanki. O şaşalı adam ve konuşma tarzı gitmiş, yeni konuşmayı öğrenen bir utangaç çocuk gelmişti yerine.
- E artık ben gideyim…
- Sana doyum olmaz ben doydum diyorsun yani…
(Yine alınganlık, o çocuk konuşması, bana çöken ne diyeceğini bilememe hali)
- Aşkol be canım, bilirsin iş güç..
- Biliyorum, biliyorum… Hatırlıyorum en azından hala. Sen git bak işine ben iyiyim buralarda…
Soramamıştım yine “Ne düşünüyorsun anlattıklarım hakkında?” diye. “Seninle ilgili olanlar ya da başkaları ile ilgili olanlar, sadece ne düşündüğünü söyle bana” diyememiştim işte. Belki de sadece beni her şeye rağmen sevdiğini duymak istediğim için anlatmıştım tüm olanları. Günah çıkartma ayinimden sonra beni kutsaması, affetmesi ve her yaptığımla beni ben olarak kabul edip hayatının başrol kadın oyuncusu seçildiğimi söylemesi için anlatmıştım tüm bunları.
Ama diyemedim, ne istediğimi bile bilemeden.
Ve çıktım, üç katlık merdivenlerin saatler boyu sürmesini dileyerek çıktım kapıyı kendim kapatıp. Ne yapacağını düşünerek, kapının kapanmasını duyduktan sonra. Geri dönmeliydim belki de ne de olsa tek başınaydı, zayıftı, güçsüzdü ve en önemlisi, hayatında hiç muhtaç olmadığı kadar birine muhtaçtı.
Nasıl gelmişti bugünlere? Nasıl almıştı o “taş” adamın yerini bu yeni bünye? Reva mıydı bunlar ona? Tüm çektirdiklerine rağmen beddua etmemiştim ben sanki ona. Bunların başına gelmesi benim suçum muydu ki? Ben miydim tüm bu haksızlığa neden olan?
Sormak istemiyordum artık. Anlatmıştım ya hafiflemem lazımdı. Baktım ki bitmiş merdivenler. Güneşin kendini göstermek için tüm şatafatını takınmış olmasına rağmen karanlık hissi veren Moda sokaklarına çıkmış yolum. O kim bilir ne zaman çıkabilecek tekrar bu her daim sevdiği sokaklara. Bir daha ne zaman çılgınca eğlenebilecek barlar sokağında, ne zaman alkollü cumartesi gecesi sonrası bir Pazar sabahı “hadi sahilde kahvaltıya” diyebilecek bana. Birine ihtiyaç duymadan ne zaman çıkabilecek dışarı?
Zamanlarımın her zaman kralı olmuş o aşık olduğum adama mı anlattım ben az önce her şeyi, her detayı, onu sevdiğim her anı, “o” diye seviştiğim her adamı, onun için döktüğüm her gözyaşını ve sebeplerini ve sonuçlarını? Tarihimi bu kadar hızlı anlatabilmiş miydim ona? Her seferinde ona dönüşümü yeterince vurgulayabilmiş miydim cümlelerimde?
Öylece kalakaldım işte sokağın ortasında. Sağa mı sola mı? Ne tarafa yürümem lazım?
Sahile inmek istedim kısa yoldan, uzun bir yolu az önce yürümüş bir insanın yorgunluğuyla kısa yolu seçiverdim kendime. İçimdeki tüm ağırlığa rağmen engel olamadığım hızlı adımlarımla yürürken güçlü bir ses duydum arkamdan. Güçlü bir varlığı yok edebilecek kadar güçlü bir ses. Dünyanın ayaklarımın altından kayıp gittiğini hissettiren, her şeyi baş aşağı edip, tüm duygularımı ayrı ayrı askılara asan bir ses. Beni Arnavut kaldırımın en dar arasına mıhlayan bir ses, dönemedim geriye. Dönersem gerçek olmasından korktum aklıma gelenlerin. Dönemedim…
Fırladım aniden, koştum, düşünmeden, düşünmek istemeden, yokuş aşağı, sağa sola tamamen içgüdüsel saparak koştum. Durduğumda yol bitmişti, denize varmıştım, gidecek yer kalmamıştı. Belki de ben de atlamalıydım bu boğaza, onun ait olduğu yakanın sularına bırakmalıydım kendimi en son.
Titredim, ilk defa böylesine titredim.
Hapishanesi olan tekerlekli sandalyesinde yana düşmüş başını, yere damlayan kanları gördüm. Üzerinde “i am still the best” yazan turuncu tişörtü yer yer kırmızı damlalarla boyanmış. Batmayan battaniyeye sarılmış, mahkumiyetinin sebebi dizlerinin üstünde bir kağıt. Görmeden, bildim kime yazıldığını, ne yazdığını…
“could we please go back to the start
forgive my indecision
i’m only a man…”
Meydandaki dev saatten gelen dev bir ses ile irkildim baktım, saat 11:00di.

0 Comments:
Yorum Gönder
<< Home