then again then again...
Bu aralar işaret midir yoksa işaret olarak algılamak isteyen ben miyim konusunda bilemediklerimle içiçe savaşıyorum.
Doğru mudur yanlış mıdır bilmediklerimi yaparken, yine her zamanki gibi iç sesimi isteklerimi kılavuz alıyorum. Belki de bu yüzden (sırf bu yüzden işte) burnum temiz havaya hasret kalıyor. Kötü de değil ki burnuma çarpan kokular, kötü olsa niye burnumu sokayım?
Ben yine yoruluyorum,savaşmaktan değil, savaşamamaktan... Savaşma seçimimin dahi elime sunulamıyor olmasından yoruluyorum.
Sonra neymiş, beklentilere karşılık beklenmesi de beni çukura itermiş. Banane!!! Ben beklentilerim bir kez olsun karşılansın istiyorum geçen yazdan beri.
Yanılıyorum, yanılarak yanlışlara gark oluyorum mu umurumda değil...
Ne umurumda onu da bilemeden, ipe serilen un misali yaşıyorum işte. Tahıl tozluğuna devam bakalım sonumuz artık "hayır" değil de "evet" olsun diye umuyoruz. Mukadderat...
geçen gece...
çarşamba gecesiydi işte, genel ofis toplaşması adı altında nicedir görüşemiyoruz(!) isteğine boyun eğerek patronda toplaştık. bir yolda giderken pek sevgili yeni yeni alışmaya başladığım "buhu"cuğuma soldan çarpan jip ile aksiyona adım attık. arabadan bağırarak indim lakin karşımda "çok üzgünüm, kusura bakmayın" diye ezik duran bir adam olunca sustum yine. "e, üzgünsün de nolucak peki?" temalı sesi kısılmış sorumuza karşılık kartını verdi. yetmez ertesi gün sabahtan aradı, yetmez bugün adamlarını gönderip alıp arabacığımı tamire götürdü. geri gelecek diye bekliyorum, gelmezse iyiliği karşısında neden olduğunu anlayamadığım şaşkınlığıma bir anlam katılmış olacak. esas olması gerekeni yaptığı zamna insanlar, iyi olduklarında biz şaşırır olmuşuz.
neyse efenim o başka bir blog konusu diyelim, geçelim gecemize.
mercimek köfteler ve her zaman düzeyli içtiğim "seni ne kadar seviyorum bir bilsen, yine uğruna içtim efes pilsen"lerimle geceyi geçirdim. erken saatlerde patronun evinden "teşekkürler, ellerinize sağlık, iyi geceler" eşliğinde ayrıldıktan sonra gündüzden aklımızda olan bir alternatif plak firmasının doğumgünü partisine gitmek üzere yola çıktık. para yok, pul yok, kartlar sömürüldü indigo'ya vardık.
zaten kalabalık azalmıştı biz gittiğimizde snaırım ama gördüğüm manzara garipti. insanlar kendini eğlenmek zorunda olduklarına, tüm marjinal görselleriyle aslında bu dünyaya ait olmadıklarını gelenlerin kafalarına kakmaya niyetliyken biz girdik tahmin ediyorum. sanmam ki gecenin başında da bu kadar uzaktan izlenesi olabilsinler zira.
yine anlayamadığımı farkettim, geçen senelerde yaptığımız kulis partilerden aklımda kalan kareler tekrar önümde akmaya başlayınca yine dikiz aynama kilitlendim. bana artık gariplikten öte gaipten sesler gibi geliyor insanların zoraki eğleniyor görünüşleri, bakın ortamlarda fink atıyorum halleri ve asla bakışlarına konduramadıkları samimiyetleri.
hepimiz aynı yolun yolcusuyuz, kime miye oynarsın ki?
kime neden kendini farklı göstermeye çalışırsın ki?
sonra neden gelip "ilişkimiz yürümedi, insanlara inanamıyorum" dersin ki?
herkesin eline ayna gerek bu tarz partilerde, nasılsa sadece kendileri için davranıyorlar gerçekliklerine kendilerini kandırıp...
yanlarında taşısınlar aynalarını gördüklerinden memnunlarsa ben göç etmeye iddialıyım.
zira dayanamıyorum...
anlaşılamayanlar üzerime...
neler olduğunu anlamamaktan müzdarip bir bünyeyken hala umutlu olmayı nasıl koruyabilir ki insan? varsa sorunun cevabını bir bilen beri gelsin, yoksa sonsuza kadar kimşe konuşmazsa ben konuşurum ve sorunun cevabı asla ortaya çıkamaz...
bu gibi zamanlarda umudumu kaybetmekten korkuyorum en çok. belki bu yüzden sıkı sıkıya her inanç yıkılmasında sarılıyorum aslında olmayacağını bildiğim anın geleceğine inanmaya.
ben yine yitikler, yitirilmişler ve yitirilecekler peşinde koşuyorum galiba.
ama hani mutluluğumu istiyordun, hani mutluluğumu, hani hani hani????